Mesele.

Sevmiyorum. Sevmek bir mesele oldu. Cümleni bitireceksin diye bir şart yok; ısrar etmemek lâzım, bölünüyorsun yeri geliyor. Vazgeçmek de güzel.

Gün bitti. Dünya döndü bize kadar ve durdu şimdi. Dünyadan haberin yok. Sana mektuplar yazıyorum. Her gün olmasa da sık sık. Hiç gönderilmeyecek mektuplar. Koy verirdim kendimi gittiğim ve tüm bu mektupları sana bıraktığım hayallere ama artık çok geç bu közlere üflemek için. Ağaçlarım yaşken kül oldu, yangınım başka yerlerde.

Uyumuyorum. Uyku bir mesele oldu. Perdeler hep kapalı. Fırtına kopsa, gök yarılsa da içinde ne varmış seyretsem. Gözlerimi yumsam ve dilini bilmediğim o kitaba dalsam.

Gün bitti. Dünya döndü. Dünyadan haberim yok. Sana mektuplar yazıyorum.

Mektuplar.

Mektupları özledim. Aslında hiç gerçek bir mektup yazmışlığım yok, ama özledim. Ne kadar çok kelime tüketiliyor internette, cep telefonunda…Oysa ne güzelmiş kağıt üzerindelerken. Bugün bir sürü kağıt buldum, üzerleri paha biçilemez kelimelerle dolu. Tam olarak mektup gibi değil bir kısmı ama yine de bambaşka bir kokusu var. Hiç bu kadar gülümsememiştim son zamanlarda. Birini buraya eklemiştim ama çıkardım şimdi, hata yaptığımı gördüm. Bu denli özel, öznel kelime dizileri burada olmamalı; burası değil ait oldukları yer.
Mektup yazasım var çok. Dökesim, dökülesim var. Bu yüzden burayı çok sık kullanmaya başladım galiba. Bir yazdığımı bir daha yazıyorum, ekliyorum, kesiyorum, kaldırıyorum. Pff
garip bir şey olmaya başladı bu blog, ya da ben…Defterlerim de çok farklı değil aslında. Kendi kendime karalıyorum sayfaları, öylesine. Anlam teşkil eden ses toplaşmalarından daha ziyade hıçkırığını duyurmaya çalışan bir çocuğun gözyaşları gibi kelimelerim. Belki de kağıtlara ağlamak yerine yastığa yazmayı tercih etmeliyim.
Kurtardığım kurşunlar ile de ruletteki şansımı arttırabilirim hem.

Sevgili sevgilim,
Sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım…Bıdı bıdı bırt…