Şimdi bana kaybolan mumlarımı verseler.

Daha çok nefes ekmek lazımdı bu sayfaların toprağına ama hep saçların dolandı parmaklarımın arasına. Oysa bana kaybolan mumlarımı verseler şimdi, yakar mıydım seni, kendimi, her şeyi… Turp sıkayım kıvılcımına…

İğne iğne soğuklar, büklüm büklüm sessizlik. Kimse yok, toz bile. Kütüphanede yatıyor, kuru tellerden öksürüyorum. Bir yudum su içmedim yine bugün, kim bilir neredesin.

Bunu yazan tosun burada kendi yangınını ikinci bir tekilin yağmuruna eşleyip ateş kesiyor. Göz rengi üzerinden, hayli vıcık ve ucuz devşirmeler. Ama gel gör ki bangır bangır ağlıyor rüzgar pencere kenarlarından ve çok acayip karanlık.

Şehirler, odalar, iklimler değişti hatta denizler, ama kumlu ayaklarımla salındığım o hamak kadar yakın olamadım evime hiç.

Çal bir şeyler Rebeka. Elini korkak alıştırma, gönder gelsin.

Kumsal.

Uçtum, yüzdüm, yoruldum. Tüm notaları susturdum, yalnızca bu ilk sonbahar rüzgârı tıngırdatıyor yaprakları. Bu buzdan güneş tam aradığım.

Sen o kadar beyaz, ben o kadar turkuaz ve her şey o kadar gerçekti ki zamanı durdurdum yıllar sonra. Bir kale yapıp kulesine iliştirdim seni âşık olmamak için ama nâfile; öyle sarışın estin ki omzuna kumlar düştüğünde, dalga dalga güneşle doldu ciğerlerim. Ben eline uzandım ve akmaya başladı kum taneleri avuçlarımızdan. Başını omzuma yasladığında ise çoktan doğmuştu yıldızlar.

Okumaya devam et “Kumsal.”