Mevsim Sonu

Her şey bir arada geliyor. Görüyorum. Köprüler, bunlar olsa gerek.

Şimdiye kadarkilerin hepsinden daha kör düğümler; daha da zor vakitlerin habercileri. Değişmenin vakti geldi, geçiyor. Mevsimler ne çok şey öğretiyorlar aslında. Yapraklar topraktılar; toprak olacaklar. Sonra yeniden…

“Sana vasiyetimdir; tanı ve güven!” dedi. Ben geçeceğim ve sen gideceksin. Hissediyorum.

Yakışıklı bir sonu olacak gibi bu sezonun. Çok bölüm kalmadı; bölük pörçüğüm çoktandır.

Özet.

Adaletten çok intikam istiyor insanlar. Kesimlerarası kan davası… Bugün başlamadı, yarın bitmeyecek. Dünyanın işleri…

Haftalar sonra oturdum bu defterin, bilgisayarın ve yağmurlu pencerenin önüne. Elim acıyor, kalemi tutamıyorum. Ne zamandır kalem tutmadığımı düşünerek yaşlanıyorum. Yaşlandıkça dökülüyor hayatın gerçekleri birer birer. Gördükçe, duydukça, kokladıkça çirkinleşiyor bu dünya.

“Görme, duyma, koklama” dedi. Yeni bir dönem, yeni kayıplar.

Günler epeyce uzadı. Sonra kısalmaya başladılar. Uzun zamandır bir günün nerede başladığını nerede bittiğini bilmiyorum. Bir çizgi vardı bir ara, ne oldu o?

Ne kadar çok şey unuttum hayatım boyunca. Umarım aralarında önemli bir ipucu yoktur.

Hiç konuşmadan anlaşabilelim bazen ve genellikle çok konuşmayalım zaten. Köprüler, incelikler, insancılık… Haydi bakalım, rast gelsin.

Bomboş.

Ne olurdu şöyle sade, sakin, okunaklı mektuplar yazabilseydim… İsyan günlerinde okunacak kadar gökçe bulmuyorum yazdıklarımı. İçime sindiremedim hiçbir cümlesini bugüne kadar sildiklerimin. Denemekten vazgeçmemek gerektiğini okuyorum herkesten. Sonra ise daha çok yazmak gerektiğini yazıyor ve yoruluyorum.

“Hazırlıklı ol” dedi, “herkesin geçtiği köprüden sen de geçeceksin”. Sustum. Hep susuyorum, bir bildiğim varmış gibi sanki. Yok, hiç olmadı.

Bomboş bir gün geçti. Aynı gün olduğuna inanmak güç. Gün nerede başlar, nerede biter? Misal, bugün gerçekten de bir önceki sayfada mı başladı?

Uzun zamandır gitmiyorum.

Aslında Şubat.

‘Yaz’ tuşuna basıyorum piyanonun ve üç küçük sayfa tutuşturuyorum. Aklımda hâlâ o gece var, omzumda ise başın…

Her rüya biraz daha ağır.

Yine düşerken uyandım. Binbir çelme her bir adımda. Hiçbirini görmedim, hepsine takıldım yine. Her yanımda kanlı izleri hatalarımın. Aynada güzel duracak aksi yaralarımın.

Her uyanış biraz daha yorgun.

Okumaya devam et “Aslında Şubat.”

Sır.

Kitapların, bulutların ve rengârenk ışıkların içinde uykuyu bekliyorum. Bir ev düşüncesi örtülü üzerime. Gece herkes uyuduktan sonra usul usul sis yağıyor buraya. Birinin bunun hakkında bir şeyler yazması gerek puslu da olsa ışıklar görünürken hâlâ. O biri ben değilim, hiç olmadım.

Bunu anlatmıştım sanırım daha önce. Kendi kendime konuşurken kendimi dinlemeyip kendime dâir başka şeyler düşünüyor olabilir miyim? Rezalet.

Kitabın kapandığı yerden bir yıldırım düştü ve ben aynı anda birçok uykudan uyandım. Ne geldiğimden bir şey anladım, ne gittiğimden bir şey anlıyorum. Bir sürü olmamışlık bırakacağım ardımda. Yarım kalan sohbetler ve hiç başlamamış olanlar.

Kısa mektubumun son düzlüğünde ucundan gösterip de vermediğim bu ölü satırların tüm yeşil ve kahverengi yakınlarından özür diliyorum.

Orada, bir ev var uzakta.

Bir sonraki durak o kadar da uzakta değilse alması çok zor bir karar olabiliyor on dakika sonraki otobüsü yaprakları arasından yağmurun ufak ufak çiselemesine aldırış etmeyen bir ağaç altında beklemek. “İki adım yürü yahu ne olacak” argümanının zihnimin koridorlarını çıtır pıtır kemirmesine boyun eğiyor ve yürümeye başlıyorum. Sıradaki durağa pek kısa zamanda ulaşınca hiç üstelemeden bir sonrakine yollanıyorum. Yolum sucuk yolu, inceden farkındayım, ama hiç bozuntuya vermeden göğsümde yumuşatıyorum sert yağmur katrelerini. Yüzümde gözümde de yumuşatıyorum tabii haliyle; yağmur adres sormaz ki, yaktın beni en derinden…

Adeta bir vites koluymuşcasına benimseyip ağzımdan burnumdan şıpırdayan damlalarla hiç ilişkilendirmediğim, sağ cebimden böğrüme doğru bas bas bağıran varlığını varlığıma armağan etmeyi ancak eve vardıktan sonra hatırladığım şemsiyenin sucuk yolu boyunca hiç açılmadığını söylemeye gerek duymuyorum. Şemsiye hangi şartlar altında, hangi olayı takiben açılmaz bilirsin; depremlerde yine yüreğim, kalorifer çaresiz…

Akılsız baş suçludur, cezasını ayaklar çeker, yağmurda yürürsen paçaların ıslanır; hayatın gerçekleri bunlar. Bazen uzuyor cümleler böyle kusura bakma, zerresine kadar tüketiyor nefesini. Varsa fazla virgülün, ya da paragraf çektiyse canın lütfen çekinme; kes biç yine sev beni, sar tümlece yüklemi…

5 Aralık.

Aralık daha erken bu sene. Eylül sonrasını çiz, bomboş. Hatta burayı toptan çiz aslında.

Zaman kavramının yanıltıcı olduğunu düşünüyor ve fakat yine de alamıyorum kendimi gecikmelerden bazı bazı.

Yoruldum demek çok ayıp.

“Adam yalnız yaşamaz, etrafı ile yaşar” dedi. Yalan yok, sadece biraz anladım. Ben neresindeyim yalnızlığın ya da yalnızlık benim neremde henüz bilmiyorum. Sadece bir apartman çocuğu için iyi sayılabilecek bir seviyede anlayabiliyorum bir çok şeyi. Gerçek hayata dair her şey sokaklarda, hatta bazen sokak bile değil oralar.

Yeni kalemler aldım, eskilerini tüketmiş gibi yapıp etrafımdakileri kandırarak. Renkleri farklı ama yazamadıklarım hâlâ aynı. Ne istiyorum bilmiyorum. Onu, bunu, seni değil ama bir şeyi çok özledim. Ne olduğu hakkında inan en ufak bir fikrim yok. Mecnun’un çöllerini seyrediyorum. Çöl benim değil, hikâyede yerim yok, ama iyi geliyor yine de.

Peki.

– Dur. Bir şey söyleme. Bekle.

Peki. Duracağım, susacağım, bekleyeceğim. Peki ne zaman geleceğim?

– Sabret. Daha zamanın gelmedi.

Peki. Sabredeceğim. Peki bu gürültüsü sokakların, bu kara duman, peki ya bu rüzgâr esecek mi yine?

-Sabret. Gününü bekle ki sözün yerde kalmasın. Bu dediğimi unutma.

Peki. Sabredeceğim. Ama sanılmasın ki susmam bilmediğimden. Bilen biliyor.

– Aferin. Ben adamımı doğru seçtim. Günü gelecek, söyleyeceksin.

Ağustos.

Olabildiğine gri ve kahverengi bir günün ardından güneş doğdu akşam saat sekize yirmi dört dakika kala. Masamı, kitabımı, defterimi ve yer yer kendimi yakıp güneşin şu rengini aramak istedim alevlerin arasında. 
Biri artık bu müziği durdurmalı. Susulsun istiyorum.
-20 Ağustos, bizzat kendisi-

Susulsun istemiş ve susmuşum. Ağustos yazmadan geçti, ve az okuyarak.

Sabır ile ilgili bir şeyler yazabilmek, bir şeyler yazabilecek kadar bilmek isterdim. Ne biliyor, ne yazabiliyor ne de sabredebiliyorum.

Bazı sabahlar.

Uzun süredir görüşülmemiş arkadaşlar ile zaman içinde ortak sohbetlerin bir bir yitirilmesi sonucu sıkıntıdan sıkıntıya gark olunan bir mecliste, peşi sıra açılan birbirinden habersiz mevzulara dair olasıya devrik cümlelerin ince ince dokunup nihayete vardığı noktada bana başka bir dilde daha “soyun” demeyi öğretmesi değilse nedir kaderin cilvesi?

İyileşmeden uyandığım sabahlar ile dolu bu ev, yenildiğim ama yenilenmediğim gecelerin ardından, zevk uğruna devrilip anlamları sağa sola saçılan son cümlelerini tutamadığım gün daha doğmadan.