Aslında Şubat.

‘Yaz’ tuşuna basıyorum piyanonun ve üç küçük sayfa tutuşturuyorum. Aklımda hâlâ o gece var, omzumda ise başın…

Her rüya biraz daha ağır.

Yine düşerken uyandım. Binbir çelme her bir adımda. Hiçbirini görmedim, hepsine takıldım yine. Her yanımda kanlı izleri hatalarımın. Aynada güzel duracak aksi yaralarımın.

Her uyanış biraz daha yorgun.

Okumaya devam et “Aslında Şubat.”

Sır.

Kitapların, bulutların ve rengârenk ışıkların içinde uykuyu bekliyorum. Bir ev düşüncesi örtülü üzerime. Gece herkes uyuduktan sonra usul usul sis yağıyor buraya. Birinin bunun hakkında bir şeyler yazması gerek puslu da olsa ışıklar görünürken hâlâ. O biri ben değilim, hiç olmadım.

Bunu anlatmıştım sanırım daha önce. Kendi kendime konuşurken kendimi dinlemeyip kendime dâir başka şeyler düşünüyor olabilir miyim? Rezalet.

Kitabın kapandığı yerden bir yıldırım düştü ve ben aynı anda birçok uykudan uyandım. Ne geldiğimden bir şey anladım, ne gittiğimden bir şey anlıyorum. Bir sürü olmamışlık bırakacağım ardımda. Yarım kalan sohbetler ve hiç başlamamış olanlar.

Kısa mektubumun son düzlüğünde ucundan gösterip de vermediğim bu ölü satırların tüm yeşil ve kahverengi yakınlarından özür diliyorum.

Orada, bir ev var uzakta.

Bir sonraki durak o kadar da uzakta değilse alması çok zor bir karar olabiliyor on dakika sonraki otobüsü yaprakları arasından yağmurun ufak ufak çiselemesine aldırış etmeyen bir ağaç altında beklemek. “İki adım yürü yahu ne olacak” argümanının zihnimin koridorlarını çıtır pıtır kemirmesine boyun eğiyor ve yürümeye başlıyorum. Sıradaki durağa pek kısa zamanda ulaşınca hiç üstelemeden bir sonrakine yollanıyorum. Yolum sucuk yolu, inceden farkındayım, ama hiç bozuntuya vermeden göğsümde yumuşatıyorum sert yağmur katrelerini. Yüzümde gözümde de yumuşatıyorum tabii haliyle; yağmur adres sormaz ki, yaktın beni en derinden…

Adeta bir vites koluymuşcasına benimseyip ağzımdan burnumdan şıpırdayan damlalarla hiç ilişkilendirmediğim, sağ cebimden böğrüme doğru bas bas bağıran varlığını varlığıma armağan etmeyi ancak eve vardıktan sonra hatırladığım şemsiyenin sucuk yolu boyunca hiç açılmadığını söylemeye gerek duymuyorum. Şemsiye hangi şartlar altında, hangi olayı takiben açılmaz bilirsin; depremlerde yine yüreğim, kalorifer çaresiz…

Akılsız baş suçludur, cezasını ayaklar çeker, yağmurda yürürsen paçaların ıslanır; hayatın gerçekleri bunlar. Bazen uzuyor cümleler böyle kusura bakma, zerresine kadar tüketiyor nefesini. Varsa fazla virgülün, ya da paragraf çektiyse canın lütfen çekinme; kes biç yine sev beni, sar tümlece yüklemi…

5 Aralık.

Aralık daha erken bu sene. Eylül sonrasını çiz, bomboş. Hatta burayı toptan çiz aslında.

Zaman kavramının yanıltıcı olduğunu düşünüyor ve fakat yine de alamıyorum kendimi gecikmelerden bazı bazı.

Yoruldum demek çok ayıp.

“Adam yalnız yaşamaz, etrafı ile yaşar” dedi. Yalan yok, sadece biraz anladım. Ben neresindeyim yalnızlığın ya da yalnızlık benim neremde henüz bilmiyorum. Sadece bir apartman çocuğu için iyi sayılabilecek bir seviyede anlayabiliyorum bir çok şeyi. Gerçek hayata dair her şey sokaklarda, hatta bazen sokak bile değil oralar.

Yeni kalemler aldım, eskilerini tüketmiş gibi yapıp etrafımdakileri kandırarak. Renkleri farklı ama yazamadıklarım hâlâ aynı. Ne istiyorum bilmiyorum. Onu, bunu, seni değil ama bir şeyi çok özledim. Ne olduğu hakkında inan en ufak bir fikrim yok. Mecnun’un çöllerini seyrediyorum. Çöl benim değil, hikâyede yerim yok, ama iyi geliyor yine de.

Peki.

– Dur. Bir şey söyleme. Bekle.

Peki. Duracağım, susacağım, bekleyeceğim. Peki ne zaman geleceğim?

– Sabret. Daha zamanın gelmedi.

Peki. Sabredeceğim. Peki bu gürültüsü sokakların, bu kara duman, peki ya bu rüzgâr esecek mi yine?

-Sabret. Gününü bekle ki sözün yerde kalmasın. Bu dediğimi unutma.

Peki. Sabredeceğim. Ama sanılmasın ki susmam bilmediğimden. Bilen biliyor.

– Aferin. Ben adamımı doğru seçtim. Günü gelecek, söyleyeceksin.

Ağustos.

Olabildiğine gri ve kahverengi bir günün ardından güneş doğdu akşam saat sekize yirmi dört dakika kala. Masamı, kitabımı, defterimi ve yer yer kendimi yakıp güneşin şu rengini aramak istedim alevlerin arasında. 
Biri artık bu müziği durdurmalı. Susulsun istiyorum.
-20 Ağustos, bizzat kendisi-

Susulsun istemiş ve susmuşum. Ağustos yazmadan geçti, ve az okuyarak.

Sabır ile ilgili bir şeyler yazabilmek, bir şeyler yazabilecek kadar bilmek isterdim. Ne biliyor, ne yazabiliyor ne de sabredebiliyorum.

Bazı sabahlar.

Uzun süredir görüşülmemiş arkadaşlar ile zaman içinde ortak sohbetlerin bir bir yitirilmesi sonucu sıkıntıdan sıkıntıya gark olunan bir mecliste, peşi sıra açılan birbirinden habersiz mevzulara dair olasıya devrik cümlelerin ince ince dokunup nihayete vardığı noktada bana başka bir dilde daha “soyun” demeyi öğretmesi değilse nedir kaderin cilvesi?

İyileşmeden uyandığım sabahlar ile dolu bu ev, yenildiğim ama yenilenmediğim gecelerin ardından, zevk uğruna devrilip anlamları sağa sola saçılan son cümlelerini tutamadığım gün daha doğmadan.

Bazı sorular.

Hiçbir şey yoktu zihnimde, ne bir sahne ne bir söz. Yine de açtım defterimi. Daha ilk sesini mürekkep ile ince ince ıslatamadan kalemim elimden düştü. Çarptı. Kırıldı. Durdu. Uzanıp aldım.

Peki.
Kalem neden düştü? Evrenin uyum içerisinde nihâi sona ilerleyen, görülen ve görülmeyen bu düzeninde kalemin düşmesinin nasıl bir yeri, ne anlamı var? Bugün bu an burada bu kalem düşmeseydi, hangi gün nerede neler nasıl olacaktı? Bugün bu an aslında ne zaman? Burası aslında neresi? Bu kalem aslında kim?

Bütün bunları düşünmek ne kadar gerekli, ya da nereye kadar düşünmek gerekli? Herhangi bir düşüncenin peşi bırakılabilir mi? Düşüncenin önüne zorla geçilebilir mi o ilk soru işaretini çoktan bükmüş olduktan sonra bir zihin? Düşünenlere yapılan zorbalık aslında hep sonradan düşüneceklere emsal oluşturma amaçlı değil mi? Zorbalar bu amacın farkında mı yoksa gerçekten düşünceyi imha ettiklerini mi zannetmekteler?

Kâh kırar kâh yakarlar görebildiklerini, varsın öyle olsun. Kırsınlar, yaksınlar, ellerinden geleni artlarına koymasınlar. Ama o hesap öyle çizilmez, o defter orada kapanmaz. Bir gün bir yerde bir kalem düşer, bir kalem çarpar, bir kalem kırılır. O düşüşün ıslığında, o çarpmanın kıvılcımında, o kırılmanın yangınında boğulurlar.

Kalemim elimden düştü, aklıma çarptı, çarptı, çarptı, durdu. Uzanıp aldım. Cümleleri pek karışık, bazı bazı mesnetsiz, ama mürekkebi daha aydınlık. Başka bir değişiklik yok. Kalemi kırılan kim oldu bilmiyorum.

Bazı şarkılar.

Şimdi, tam şimdi…
Mehtap var. Satır satır rüzgârlar esiyor üzerinden. Kâh saçları uçuşuyor, kâh sayfaları. Kim bilir kuşlar, böcekler, ağaçlar, otlar ve hatta toprak bile neler neler anlatıyor. Hepsine borçluyum zerreme kadar lâkin hiçbirini duymuyorum; bazı şarkılar çalıyor.

Böyle havaların, hafif esintili yaz akşamlarının, bazı şarkıları var. Nasıl olsa karışır arada kaynar kaybolur diyerek denize, kumsala, siyaha meyleden şu en sevdiğim mavi gökyüzüne bırakılmış hüzünleri var. Günün bu mevsimlerini özenle adımlıyor, birbirimizi buluyoruz hep.

Hiç yokken mecnun oldum yine. Birdenbire ‘-di’li geçmiş zaman. Tüm dalganın farkındayım ama ve lâkin su ne kadar soğuk diye bakmadan dönmeyeceğim.

Birçok şeyi ve hiçbir şeyi aynı anda düşünür iken buluyorum kendimi. Satırlar yazıp, hiçbir şey anlatmaz iken… Bunun gibi yapraklar buluyorum takvimimde. Uçup gidiyorlar.

Bazı şarkılar bitiyor.

Umut.

Gösteren ve göstermeyen yaşlarım vardı. Kibrit suyu sıktım hepsinin halkasına. Yandım. Dallarım, yapraklarım, o gölgelik…

Nefsim kesti nefesimi.

Sandım ki ışık olacağım, küle döndüğümden habersiz.

Bir tohum daha getirir misin bana ey rüzgâr?
Dutluk olur mu yine hep buralar?